EŞREF ÜREN (1897-1984)

 

EŞREF ÜREN (1897-1984)
Kuvay-i Milliye askerleri, duralit üzeri yağlıboya, imzalı.
63 x 45.5 cm

 

 Yaşamının uzun yıllarını Ankara’da geçirmiş olan Eşref Üren, İstanbul doğumlu olmasına rağmen, tam bir Ankara aşığı, başkentin ve Orta Anadolu bozkırlarının tutkunudur. Bozkırın taşını, toprağını, az bulunur yeşilini ve çiçeğini, en önemlisi rengini görmüş ve sevmiştir. Ankara’nın çağdaş kentleşme sürecinin önemli bir tanığı olan sanatçı, açık havada çalışarak gerçekleştirdiği kent peyzajlarıyla başkentin, bozkırın duyarlılığını ve şiirselliğini kendine özgü bir üslup ve duyguyla tuvaline aktarmıştır. Sıhhiye, Cebeci ve özellikle de Kurtuluş Parkı’ndan yaptığı görünümlerle özdeşleşen ressam, natürmort ve portre çalışmaları da yapmış; Erzurum, Sivas, Yozgat, Ağrı, Van, Karabük ve Safranbolu’ya resim yapmak için gitmiştir.

Eşref Üren, resimle oldukça geç sayılabilecek bir zamanda, 22 yaşındayken bir tesadüf sonucu tanıştı. Bursa’da bir akşamüstü Yeşil Türbe’de dolaşırken daha sonra adının İbrahim Çallı olduğunu öğrendiği bir ressamı peyzaj çalışırken izlemişti. Bu deneyim onu sarsmaya ve hayatının yönünü değiştirmeye yetmişti, çünkü kendi tabiriyle ‘bu resim karşısında gördüğü manzaradan farklı, ancak daha güzeldi’. Bütün yaşamı boyunca savunduğu ve uygulamaya gayret ettiği, resmin doğadan ilham alınarak yapıldığı ancak ressamın doğadan farklı olarak estetik anlamda daha güzelini yaratması gerektiği anlayışını belki de ilk kez orada hissetmişti…Ressam olmaya karar verince, İstanbul’a giderek Sanay-i Nefise Mektebi’ne başladı, fakat yaşı büyük olduğu için resmi öğrenci olarak kayıt yaptıramadı ve misafir öğrenci olarak derslere katılabildi. 1919-1922 yılları arasında, Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’nın atölyelerine misafir öğrenci olarak devam eden sanatçı, buradaki eğitimi tekdüze bulması ve biraz da maddi olanaksızlıklar nedeniyle öğrenimine ara verdi ama resimden kopamadı. İbrahim Çallı, Feyhaman Duran ve Muazzez Bey gibi hocalardan özel dersler aldı. 1925 yılında akademiye geri dönerek eğitimini tamamladı. Resmi öğrenci olamadığı için sınava girip devlet bursu alamamasına rağmen, sattığı birkaç tablosundan elde ettiği gelirle Fransa’ya gitti ve diğer arkadaşları gibi André Lhote’un atölyesinde çalışmaya başladı. Türkiye’ye döndükten sonra da Fransa ile ilişkisini kesmeyecek, kendi kıt olanakları ile iki kez daha Paris’e gidecekti. Kısacası iyi bir akademik eğitim için o günün koşullarında ne yapılması gerekiyorsa hepsini yapmaya çalışmıştı. Ancak akademik eğitimini tamamlamasına rağmen, Eşref Üren hiçbir zaman sadece akademik olmamış, aldığı eğitimle yetinmeyerek çok çalışıp beklenenin ötesinde kendisini de eğitmiştir. Akademik bir eğitimden sonra, hatta Lhoté’un ‘rahle-i tedrisinden’ geçtikten sonra bile hem kurallara uymayı, hem de gördüğü ve hissettiği samimi resmi yapabilmeyi kendisince bağdaştırmıştır. Her zaman ‘önce iyi resim’ anlayışında olmuş, fakat hiçbir zaman akademizmin katı kurallarına bağlı bir resim anlayışından söz etmemiştir. Eşref Üren’in resmi hiçbir döneminde Batılı anlamda izlenimcilerin uzantısı da olmamıştır. O, resmine bir Türk resmi damgası vurmayı amaçlamıştır. Güncel akımların hiçbirine bağlı kalmadan içtenliğin sanatını oluşturmanın ancak kendi resmine sahip çıkmakla mümkün olabileceğini göstermek istemiştir. Bir konuşmasında: “Empresyonistlere bayılırım, ama empresyonist değilim. Tamamen farklıyım da denemez. Fovların cesaretine hayranım ama onlar gibi yapamam” diyerek İzlenimcilerle arasındaki farkı şu şekilde açıklamıştı: “Empresyonistler tabiatın muayyen saatlerini tespit ederler, malum. Ben ise ‘gri kolore’ dediğimiz havada resim yaptığım için çoğunlukla bağımsızım. Ama bu demek değil ki izlenimciliğin sihrine kapılarak güneşin oyunlarını tespit etmek istemiyorum”. Bazı resimlerinde de dışavurumcu unsurlar bulunabileceğini de söylemiş, ancak bağımsız olduğunu yine vurgulamıştı. En büyük tutkusu ve keyfi, açık havada doğanın karşısında çalışmak olan ressam, kendisine “hangi akımdansınız” tarzı sorular sorulduğunda mütevazi bir biçimde “açık hava ressamıyım” diye cevap vermiştir. Renk ve biçim düzenlemelerini önceden tasarlamadığını, peşin bir hüküm ve hazırlıkla işe başlamadığını hep vurgulayan sanatçı, renklerini doğadan, çevresinden aldığı esinlerle buluyor ve paletinin üzerinde harmanlayarak kendine mal ediyordu. Böylece doğayı taklit etmiyor, ancak onun armonisini çözümleyerek kendine göre yeniden yaratıyordu. Gerçekten de, yapıtlarında bazı sanat akımlarının ya da ustaların izleri bulunsa da, Eşref Üren’i herhangi bir akıma mal etmek ya da bir ustanın takipçisi olarak göstermek mümkün değildir. Bu nedenle de özgündür, kendi resmini yaratmış ve yapmıştır. Yine kendi ifadesiyle “üslub-u beyan aynıyla Eşref Üren’dir”.

Bu anlayış içerisinde yüzlerce resim yaptı. Konuları sınırlı olmasına rağmen, kendini tekrar ettiği de pek söylenemez. Çünkü her seferinde tuvalin başına farklı duygularla geçmiş;  iç dünyasının ve yorumlama gücünün zenginliğini bize göstermiştir. Dünya görüşü, sanat anlayışı ve eserleri ile özgün ve bütünsel bir kişilik olan Eşref Üren, mütevazi kişiliği nedeniyle, hiçbir zaman öne çıkmak istemese de, Türk resim sanatı içinde her zaman özel bir yere sahip olmuştur.