ŞÜKRİYE DİKMEN (1918-2000)

 

ŞÜKRİYE DİKMEN (1918-2000)
Portre, duralit üzeri yağlıboya, imzalı.
45 x 34 cm

Türk resim sanatı tarihi içinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan Şükriye Dikmen, soyutlamacı üslubu ile sanatını yalınlığa ulaştırmayı başarmış ender Türk kadın ressamlarımızdandır. 1940 yılında aile dostları Feyhaman Duran’ın teşviki ile Güzel Sanatlar Akademisi’nin orta kısmına kaydolarak sanat eğitimine başlamıştır. Zeki Kocamemi, Nurullah Berk ve Cemal Tollu atölyelerinde öğrenimini tamamlayarak 1948 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Resim Bölümü’nden mezun olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, resim sanatıyla iç içe bir yaşam sürdüren Paris’in büyülü atmosferi birçok sanatçı gibi Şükriye Dikmen’i de kendine çekmiştir. Akademiyi bitirdikten sonra, Paris’e giderek 1953 yılında Fransa’da Paris Ecole du Louvre’un Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirmiştir. Ayrıca, Paris’te üç yıl Fernand Leger’in atölyesinde, iki yıl Akademie Ranson’da Custave Singier ve Roger Chastel ile çalışmıştır. Bu atölyelerdeki çalışmaları da sanatçının ilerleyen yıllarda her çevrede hayranlıkla karşılanacak üslup sadeliğinin oluşumuna yön vermiştir. Sanatçının etkisi altında kaldığı isimler arasında, atölye hocası Fernand Leger dışında Matisse, Picasso, Gauguin, Modigliani sayılabilir. Ancak Şükriye Dikmen, hiçbir zaman bu sanatçıların etkisini eserlerine birebir yansıtmamış, onlardan elde ettiği sanatsal kazançları kişisel üslup bağımsızlığına dönüştürebilmiştir.

‘Desen resmin temelidir’ anlayışını benimseyen Şükriye Dikmen’in bu tavrında Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki hocası Leopold Levy’nin etkisi büyüktür. Sanatçı, 1936-1941 yılları arası akademide resim öğretmenliği yapan Levy’nin atölyesinde desen çalışmalarına ağırlık vermiştir. Aynı eğilimi Paris yıllarında da devam ettirmiştir. Füzen kalem ile çizme, silme ve tekrar inşa etme üzerine kurulu desen anlayışını yağlıboya resimlerinde de uyguladığı görülür. Kontrplak, duralit ve mukavva gibi yüzey etkisini arttıran ve çizip silmeye olanak sağlayan malzeme üzerine resimler yapmayı sürdürmesi, kabul görme kaygısı olmaksızın kendini en iyi ifade etme yollarını keşfetmeye çalıştığının net bir göstergesidir. Şükriye Dikmen, 1983 yılında, Garanti Harbiye Galerisi’nde açılan sergisi ile ilgili Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği röportajda, malzeme seçimini “Desene çok önem verdiğim için, istediğim kadar silip yapabiliyorum. Tuval olsa gevşeme, kararma tehlikesi var. Bu yüzden kontrplak üzerinde çalışmayı tercih ettim” şeklinde açıklamaktadır. Sanatçı, özellikle tercih ettiği kontrplak malzemesini, üzerindeki ağaç damarları, pürüzler gibi tüm özellikleriyle olduğu gibi kabul etmiş, bunları kalın bir boya tabakasıyla örtüp gizlemeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. Basite indirgenmiş keskin hatlı figürleri, kullandığı tahta panolar üzerine ince boya katları biçiminde işlemiştir. Şükriye Dikmen’in desene bu bağlılığı, 1933’ten 1940’lı yılların sonuna kadar Türk resim sanatı tarihinde belirleyici bir yönü olan D Grubu’nun etki alanı içinde bağımsız bir yer edinmesini sağlamıştır. Sanatçı, aslında D Grubu’nun da çıkış noktası olan inşacı desen anlayışının bazı standartlarına karşı, yüzeyci değerlere bağlı bir yön tutturmuş ve böylece diğerlerinden bağımsız, kendine özgü bir üslup elde etmiştir.

Şükriye Dikmen’in yapıtlarını portre, nü, peyzaj ve son döneminde ulaştığı soyut çalışmalar olarak dört gruba ayırabiliriz. Tüm bu eserlerinde az çizgi ile çok şey anlatmayı ilke edinmiştir. Eserlerindeki figür ve objelere boyayı belirgin çizgilerle çevreleyerek sürmesi, anlatımcı ve özgün üslubunun göstergesidir. Sadeleştirilmiş iki boyutlu biçimlerle kurulan kompozisyonlarda, bazen parlak, bazen de mat uyumlar içinde dikkat çeken yüzeysel boyamaların saydam ve ince olduğu görülür. Sanatçı, ışık-gölge oyunlarına başvurmaz; katı ama alabildiğine açık ve sade bir anlatımı tercih eder.

Desenlerinde konturlar belirgindir. Şükriye Dikmen’in desen çalışmaları genellikle nü figürlerden oluşur. Keskin çizgiler kullanılan kadın figürlerinin ağırlıkta olduğu desenlerinin yanı sıra, kadın ve erkek figürlerin bir arada olduğu örnekler de vardır. Desen çalışmalarında da farklı tekniklerden ve yüzeylerden yararlanan Dikmen’in figürleri bir atölye ortamında ya da dış mekanda izlenimi verir. Çizimlerinde kullandığı kompozisyonlar, yağlıboya portrelerindeki kompozisyonlar ile genellikle özdeşleşir.

Şükriye Dikmen’in resimlerinde yoğun bir şekilde kadın portrelerine yöneldiği göze çarpar. Çizgi ve renge dayalı resimlerinde tek renkli bir fon üzerine çizgiyle ana hatları verilen portreler, geniş mat ya da canlı renk alanlarıyla oluşturulmuştur. Sanatçı, portre çalışmalarındaki modellerini çoğu kez cepheden, bazen de ¾ profilden vermiştir. Tam profilden verdiği ender örneklerden biri ise Aliye Berger portresidir. Birkaç portre çalışmasında zeminin çiçek örgeleriyle bezendiği de görülür. Tercih ettiği kadın figürleri kırsal kesimden değil; kıyafetler, saç kesimleri, kullanılan takılar, fularlar gibi detaylarıyla modern kent yaşamının içinde, kendi çevresinde gözlemleyebildiği örneklerdir. Bazı portrelerinde ise, saçları örten eşarplar vardır. Ancak bu eşarplar saçların bir kısmını açıkta bırakacak şekilde yerleştirilerek aksesuar olarak kullanılmıştır. Kimi eşarplar düz bir kumaş ile boyanmış, kimi ise Anadolu yazmalarını andıran desenlerle süslenmiştir. Bu portreler sadelikleri ile minyatür sanatımızdaki dingin ve suskun stilize kadın yüzlerini anımsatsa da, iri gözleri ve anlamı bakışları ile onlardan ayrılır. Sanatçı, özgün ve yalın anlatımı içinde, bu bakışlarla figürlerin iç dünyalarını da yansıtır. Bu çekik iri gözler, aynı zamanda, boyun uzatmayla birlikte çalışmalarında uyguladığı deformasyonlara da bir örnektir. Sanatçının portre çalışmaları, 1957 yılında katıldığı Edinburgh Festivali’nde de dikkat çekmiş; festival kataloğunda ‘Modern Türk Resmi’ ile ilgili bir yazı yazan Derek Patmore sanatçının portrelerini “…Şükriye Dikmen portreleri ile bir şöhret kazanmıştır ve hiç şüphesiz modellerinin karakterini tebarüz ettirmek için hiç de alelade olmayan bir teknik elde etmiştir. Fakat bir Dikmen portresinde ne bir Marie Laurencin’in ne de diğer Avrupalı kadın ressamların yumuşaklığından bir zerre yoktur. Bilakis her ferdin şahsiyetini derine inen bir sempati ile yakalamasına rağmen modellerini vahşi bir realizm ile çizer” şeklinde değerlendirmiştir. Dikmen’in genellikle kadın figürü ve portrelerine yoğunlaşmasına rağmen, Kasım Gülek, Sabri Berkel ve Ömer Uluç portresi gibi az sayıda erkek portesi çalıştığı da bilinmektedir.

Sanatçının resimlerinde ‘natürmort’ olarak sınıflandırılabilecek eserler genellikle vazo ya da saksı içindeki çiçeklerdir. Yatay, dikey ve diyagonal olasılıklar içerisinde yerleştirilmiş bu renkli formlar yine en yalın halleriyle verilmiştir ve bu halleriyle Anadolu kadınının kullandığı yazma motiflerini anımsatırlar. Peyzajlarında ise, erken dönem kompozisyonları haricinde, genellikle gezdiği ve gözlemlediği kara yollarını, ormanları, gölleri ve denizleri yine kendine özgü bir sadelikle resmettiği görülür. Yatayları, dikeyleri ve diyagonalleri bir ritim içerisinde kurgulayan Dikmen, rengi yüzeysel kompozisyona derinlik verecek şekilde kullanmıştır. Son dönemde gerçekleştirdiği soyut çalışmaları ise, tüm sanat yaşamı boyunca sadeleşme yolundaki birikiminin vardığı son noktadır. Genellikle düz siyah fon üzerine ritmik olarak yerleştirdiği, daha önceki resimlerinde detay olarak kullandığı el, göz, dudak, yaprak, dal gibi motifleri ‘Abstre’ veya ‘Kompozisyon’ adını verdiği soyut birleştirmelerle yeniden kullanmıştır.

Eserleri günümüzde, İstanbul Resim Heykel Müzesi, İsrail Bezalel Müzesi ve Fransa, İtalya, İngiltere, Almanya ve Türkiye’de pek çok özel koleksiyonda yer alan Şükriye Dikmen, sağlığında yurtdışında açtığı sergilerle de büyük ilgi toplamıştır. İlk yurtdışı sergisini, 1953 yılında Paris’te Galeri Jeanne Castel’de açan ressamın bu sergide yer alan eserleri yabancı sanat eleştirmenleri tarafından son derece sade ve anıtsal bulunmuştur. Ünlü sanat eleştirmeni Gabriel Mande’nin ertesi yıl Milano’da, Mandoragora yayınları tarafından basılan ‘La Pittura Francese’ adlı sanat tarihi kitabında Şükriye Dikmen’in biyografisi, sanatının eleştirisi ve iki resminin reprodüksiyonu yayınlanmıştır. Aynı sergiyi yurda döndükten sonra, önce İstanbul’da Fransız Konsolosluğu’nda, daha sonra da Ankara’da Helikon Sanat Galerisi’nde tekrarlamıştır. Sanat çevrelerinde geniş yankı uyandıran bu sergi ve Şükriye Dikmen hakkında dönemin gazetelerinde de önemli değerlendirme yazıları yazılmıştır. Örneğin Cemal Tollu, Yeni Sabah Gazetesi’nde; “Şükriye Dikmen daha burada talebe iken gösterdiği temayüle, en sade şekilleri ve renkleri bulmak isteyen realizme sonuna kadar sadakat gösterdi. Topluca gördüğümüz eserleri bu bakımdan ayrı bir mana taşıyor. Sevilen üstatlar kurnazlıkla, maharetle taklid edilmiş değildir. Safiyane bir sevginin izlerini taşıyan bu eserlerde onları yapan insanı buluyoruz. Şükriye Dikmen’i asrımızın zıd cereyanlarının doğurduğu girdaplardan kurtaran onun bu üstatlara ve tabiata karşı duyduğu saf ve samimi aşkı olmuştur. Mizacına uymayan hareketlere katılmaktan çekinmiş, sadece kendi imkanlarına uygun olanı yapmıştır” yazarak sanatçının resim anlayışındaki özgünlüğünü ve tutarlılığını vurgulamıştır. Hakkı Anlı ise, İstanbul Ekspres Gazetesi’nde, “…Onu figüratif abstrait bir sanatkar olarak kabul etmemiz icab ediyor. Tabiatın neşesi, heyecanı musikisi onun peinture’üne objektif değil sübjektif olarak akseder. Fransız Konsolosluğunda teşhir ettiği tuvallerde bir bütünlük göze çarpmaktadır. O, yalnız inandığını yapmakta ve yavaş yavaş değişmeler göstermektedir. Sanatta mütereddit bir sanatçı katiyen klase edilemez… Halbuki Şükriye Dikmen bir anlayışı sonuna kadar götürmek isteyen ve şahsiyetini bir genre içinde impose eden bir sanatçı olarak karşımıza çıkıyor. Onun tuvalinde natür boşlukta abstrait bir form olarak yer alır. Ağaç, kedi, insan boşlukta teşekkül eden müselleslerle ve ritimler içinde birbirine bağlanır. Renk tabiatın rengi değildir. O, renkte kreatör, desende bir heykeltıraş anlayışı göstermektedir” diye yazmıştır.

Sanatçı, resimlerindeki kendine özgü tavrı ve yaşadığı dönemin karşıt sanat görüşleriyle dolu ortamında bildiğinden şaşmaması nedeniyle, ilerleyen yıllarda da sanat eleştirmenleri tarafından olumlu eleştiriler almıştır. Örneğin, Enis Batur tarafından “tarihimizde erken açmış bir minimalizm çiçeği ve Türk resminin hem Atlantis’i hem de Utopia’sı” olarak nitelendirilmiştir. Sezer Tansuğ ise Dikmen’in resim sanatı tarihimizdeki ayrıcalıklı yerine atıfta bulunarak ‘yalın bir üslup anlayışı içinde resimsel ve dekoratif hiçbir trüğe başvurmadan sanatsal soyluluğun çıplak hakikatlerine ulaştığını’ vurgulamıştır.

1957 yılında Edinburgh Festivali’ne, 1961’de San Paulo Bienali’ne ve 1962 yılında Bruxelles, Paris ve Viyana’da açılan Çağdaş Türk Sanatı Sergileri’ne katılan Şükriye Dikmen, 1968 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde eski ve yeni resimlerini bir araya getiren bir retrospektif sergi düzenlemiştir.

Yüksek Sanat Tarihçi Deniz Çantay Armit

 

KAYNAKÇA

AKÇAOĞLU, Zeliha, “Bir Kadın Sanatçı Şükriye Dikmen”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı 3/11, Bahar, 2010.

BATUR, Enis, “Şükriye Dikmen’in Yolu”, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 2000.

BERK, Nurullah, “Doğu Minyatürünü Hatırlatan Bu Resimlerde Dikmen’in İç Dünyası Var”, Şükriye Dikmen, Eylül 1986, İstanbul, sayfa 7-10

ECZACIBAŞI SANAT ANSİKLOPEDİSİ, Yem Yayınevi, 1997.

GİRAY, Kıymet, Prof.Dr, Türkiye İş Bankası Resim Koleksiyonu, 2000.

KARABAŞ AVŞAR, Pelin, “Çağdaş Türk Resim Sanatında Şükriye Dikmen’in Yeri ve Önemi”, İdil Dergisi, Cilt 5 Sayı 19, sayfa 267-289.

TANSUĞ, Sezer, “Şükriye Dikmen’in Üslubu ve Sanat Yaşamı Üstüne Bir İnceleme”, Şükriye Dikmen, Eylül 1986, İstanbul, sayfa 11-41

TANSUĞ, Sezer, “Şükriye Dikmen’de Üslubun Yalın Hakikatleri”, Kazım Taşkent Galerisi Şükriye Dikmen Resim Sergisi Kataloğu, İstanbul, 1993.